Yıllar öncesinden tanıdığım bir
"yalnız" aklıma düşüyor. Veda etmeyen, el sallayıp giden bir adam.
Aziz'e bakıyorum, sigarasını dumanlarıyla savrulup gidiyor hülyalarına
doğru, bozmak İstemiyorum hülyasını ama
içim kıpır kıpır oluyor. Azizle paylaşmadığım,
ondan sakladığım hiçbir şey yok ama el sallayıp
giden yalnız'ı ona anlatmadım hiç. Neden sakladım ki Aziz'den onu yıllardır? Düşünüyorum, vakti
gelmemişti anlatmanın demek ki ve artık vakit" şimdiydi, Aziz, onu bilmeliydi....
askılı, bordo çantamı Açıyorum. Bir deste
mektup çıkarıyorum ve onların içinde
bir tebrik kartını gösteriyorum. Onunla
aramızdaki küçük oyunlar gibi başlıyor ilk anlar. Fakat ben biliyorum ki bu küçük bir oyun
değil, hatta "oyun"da değil, hayatın hiç göremediğimiz başka bir yüzüne doğru açılacak
kapıdan ilk adımlarımızı atıyoruz...
Mektupları uzatıyorum. O hiç okumadan, tek tek elden geçiriyor mektupları. Toplam on üç mektup. Mektuplardan hiçbiri aynı kağıda yazılmış değil, yani biri sigara kağıdına, bir diğeri dosya, başka biri asker defterinden koparılmış sayfa, teksir kağıdından koparılmış bir parça.
İstanbul'u, gemiyi, evi, barkı her şeyi unuttuk. Öylece mektuplara bakıyoruz. O sormuyor, ben de anlatmıyorum. Suskunluk büyüyor, o mektuplara dalıyor, ben kubbeleri seyrediyorum, sol tarafıma kız kulesi düştü şimdi.
Aziz, elindeki mektupları bana uzattı ve kendi kendine söylendi. "Bey oğlu bey, köle oğlu köle olmak rızasındadır" Bu adam kim??? „
- Bu adam bir "Kam", bir "Bilici" Azizciğim.
Kitap ile ilgili henüz yorum yapılmamış.